SOFRA
Bu akşam salonda bir mahkeme kurdum. Ama kürsüyü kaldırdım.
Yerine bir yemek masası koydum. Beyaz örtü, dört sandalye, dört tabak; tabakların üçü boş. Ortada, gümüş bir kapakla örtülü büyük bir servis tabağı duruyor. Kapağın altında ne olduğunu ben biliyorum; konuklar da biliyor. Kimse kapağı açmıyor.
— Bu ne? dedi garson.
— Bir kitap, dedim. Bu gece onu yemek gibi servis edeceğiz.
— Neden?
— Çünkü, dedim, bir kitap mahkemeye verildiğinde iki şey olur: ya suçlu bulunur ya da yemek olur. İkisi de aynı sofrada olur. Mahkeme salonu ile yemek salonu arasındaki tek fark, bıçağın nereye konduğudur.
Duvara da bir tarih astım: 1857. O yıl Paris'te bir roman mahkemeye verildi. Bu gece o mahkemeyi burada yeniden kuruyoruz ve bu sefer sanık yerine sofraya oturuyoruz.
ÜÇ KİŞİ VE BİR BOŞ SANDALYE
İlk gelen adam kendinden emindi. Oturmadan önce sandalyeyi çekti, sonra çektiği sandalyeyi düzeltti. Elinde bir dosya vardı ve dosyayı açmadı; çünkü ezbere biliyordu.
— Ernest Pinard, dedim. 1857'de imparatorluk savcısıydınız. Bu romana baktınız ve onu mahkemeye verdiniz.
— Ben ona bakmadım, dedi. Ben onu okudum. Fark vardır.
— Fark nedir?
— Okuyan, kitabın içine girer. Ben dışarıda kaldım. Bir savcının işi dışarıda kalmaktır.
İkinci konuk daha yavaş geldi, bastonuyla yürüdü, otururken gözlüğünü katladı. Adı Charles-Augustin Sainte-Beuve'dü; 1857'de Fransa'nın en çok okunan eleştirmeniydi.
— Ben bu kitabı mahkemeden sonra okudum, dedi. Mahkemeden önce okumadım.
— Neden?
— Çünkü mahkeme bir kitabı iki kere okutur, dedi. Bir kere suçlamak için, bir kere anlamak için. Ben ikincisine geç kaldım.
Üçüncü konuk sessizdi. Oturdu, tabağına baktı, sonra ortadaki kapalı servis tabağına baktı ve hiçbir şey söylemedi. Adı Emma Bovary'ydi. Bu sofrada konuşulan her cümle onun hakkındaydı ve bu, bir insanın başına gelebilecek en yorucu şeydir.
Dördüncü sandalye boştu. Kimseyi çağırmadım. Bu salonun bir kuralı var: hükmü okur verir ve okur hiçbir zaman davetiyeyle gelmez.
İDDİANAME
— Anlatın, dedim. 1857'de ne oldu?
Pinard dosyayı açtı.
— Roman önce bir dergide tefrika edildi, dedi. Sonra kitap oldu ve savcılık harekete geçti. Suçlama iki kalemdi: umumî ahlâka ve dine hakaret. Ben o iddianameyi yazarken şundan emindim: bu kitap kötü bir kitap değil, tehlikeli bir kitaptı. Kötü kitaplar kimseyi değiştirmez.
— Neydi tehlike?
— Şuydu: yazar, kadını cezalandırmıyordu. Onu güzelleştiriyordu.
Defteri ilk kez açtım.
Belge. Pinard, Madame Bovary davasında iddianamesini şöyle kurmuştu: romanın adı "Madame Bovary, taşra âdetleri"ydi; savcıya göre ona daha doğru bir ad verilebilirdi: "bir taşra kadınının zina hikâyeleri." Pinard, romandan yaptığı alıntılardan sonra şu cümleyi söylemişti: "Yazarın size gösterdiği şey, zinanın şiiridir." Ve şunu eklemişti: "Onda ne tül var, ne peçe. Tabiat, bütün çıplaklığıyla, bütün kabalığıyla orada."
Defteri kapattım.
— "Zinanın şiiri", dedi Emma Bovary. Sesi çatlamadı. — Yirmi yıl bu cümleyle yaşadım. Beni okuyan herkes bu cümleyi benden önce duydu.
— Haklıydım, dedi Pinard.
— Belki, dedi Emma. Ama bir şeyi atlıyorsunuz. O şiiri ben yazmadım.
Salonda sessizlik oldu. Sainte-Beuve gözlüğünü tekrar çıkardı.
YÜKSEK SESLE
— Bir şey daha var, dedim. O gün salonda kitabı yüksek sesle okuyan kişi siz oldunuz.
Pinard başını kaldırdı.
— Evet, dedi. Ben okudum. Sakıncalı bulduğum pasajları, sırayla, mahkemenin önünde yüksek sesle okudum. Bir savcının yapması gereken şey bu: kanıtı göstermek.
— Ama bir kanıt gösterilirken okunmaz, dedim. Bir kitap okunur.
— Ben okurken, dedi Pinard, o salon bir mahkeme salonuydu. Yüz elli kişi vardı ve hepsi susuyordu. Hayatımda bundan daha iyi dinlenmiş bir okuma duymadım.
Emma Bovary gülümsedi; bu, gecenin ilk gerçek gülümsemesiydi.
— Yani, dedi, beni ilk kez yüksek sesle okuyan adam, beni mahkemeye veren adamdı.
— Öyle oldu.
— Ve o gün bana ağlayanlar oldu mu?
Pinard ona baktı. İlk kez, dosyasına bakmayan bir bakışla baktı.
— Oldu, dedi.
Bu salonda ilk kez, bir savcı ile bir sanık arasında bir şey geçti ve o şeyin adı adalet değildi.
HÜKÜM
— Ve kaybettiniz, dedim Pinard'a.
— Kaybettim, dedi. Yedi şubat 1857'de mahkeme beraat verdi. Ama beraat, benim istediğim şey değildi ve hüküm de benim istediğim gibi değildi: hâkimler kitabı aklandırmadılar, yalnızca mahkûm etmediler. Arada fark var.
— Fark nedir?
— Aklanan adam kapıdan çıkar, dedi. Mahkûm edilmeyen adam kapıda bekletilir.
Emma öne doğru eğildi.
— Beraat ettiğim gün, dedi, bana ne olduğunu biliyor musunuz? Ben ölmüştüm. Kitabın içinde ölmüştüm; üstelik bu, beni savunanların en büyük kanıtıydı. Avukatım, benim ölümümü, kitabın ahlâklı olduğunun delili diye okudu mahkemeye. Ben cezalandırılmıştım; öyleyse kitap ahlâklıydı.
— Doğru, dedi Sainte-Beuve. Doğru ve korkunç.
— Ölümüm kimindi? diye sordu Emma. Ben yazmadım, ben ölmedim. Bana bir ölüm yazıldı ve o ölüm, bir kitabın ahlâkını kurtarmak için kullanıldı.
Kimse cevap vermedi. Bu, bu salonda bir kadının en çok duyduğu sessizlikti: anlaşılmış ama cevaplanmamış olmak.
GÜMÜŞ KAPAĞIN ALTINDA
— Peki siz, dedim Sainte-Beuve'e. Siz ne yaptınız?
— Ben mahkemeyi kapattım, dedi.
— Nasıl?
— Mahkeme kararını verdikten sonra bir yazı yazdım. O yazıda şunu söyledim: bu kitap artık yalnızca sanata aittir. Yalnızca eleştiriye hesap verir. Mahkeme bitti; eleştiri başladı.
— Yani bir kapıyı kapatıp öteki kapıyı açtınız.
— Evet, dedi. Ve o kapının arkasında ben vardım.
Bu, bu gecenin en dürüst cümlesiydi ve söyleyen adam bunun farkında değildi.
Defteri ikinci ve son kez açtım.
Belge. Sainte-Beuve, 4 Mayıs 1857'de Le Moniteur universel'de çıkan yazısında romanı değerlendirdi. Kitabın artık "yalnızca sanata ait" olduğunu ve "yalnızca eleştiriye hesap verdiğini" yazdı. Romanın "tamamen kişisel olmayan" bir eser olduğunu söyledi. Ve şu cümleyi kurdu: "Ahlâkçı, her şeyi biliyorsunuz ama zalimsiniz."
Defteri kapattım.
— "Zalim", dedi Emma. Bu kelimeyi sevdim. Bana en çok yakışan kelime bu. Ötekilerden daha dürüst.
BİR CÜMLENİN MAHKEMESİ
— Şimdi, dedim, bu gece asıl yargılamak istediğim şey bir kitap değil. Bir cümle.
Üçü de bana baktı.
— Herkes bu roman hakkında bir cümle bilir, dedim. En çok bilinen cümle şudur: "Madame Bovary, benim." Flaubert'in söylediği söylenir. Yıllarca ben de böyle biliyordum.
— Ve? dedi Sainte-Beuve.
— Ve bu cümle reddedildi, dedim. Flaubert'in bilinen hiçbir metninde yok. Ne mektubunda, ne defterinde, ne romanın müsveddelerinde. Bu cümleyi ilk kez 1909'da René Descharmes adlı bir araştırmacı yazıya geçirdi; Flaubert'in bir dostu (Amélie Bosquet) söylemiş, o başka birine aktarmış, o da Descharmes'e anlatmış. Arada iki kişi ve kırk yıldan fazla zaman var.
— Yani, dedi Pinard, benim mahkemeye verdiğim adamın en meşhur cümlesi, hiç söylenmemiş bir cümle.
— Öyle görünüyor, dedim. Üstelik Flaubert kendi mektuplarında tam tersini yazmış: Bovary'nin "kendisinin dışında" olduğunu, eserin bir "zorlama" olduğunu söylemiş.
Emma uzun süre sustu. Sonra güldü; gülüşü kısaydı ve içinde bir şey kırıldı.
— Demek, dedi, bana en çok yakıştırılan cümle de benim değil.
— Hayır.
— O zaman bana ait ne var?
— Bir şey var, dedi Sainte-Beuve, kendinden beklenmeyecek bir yumuşaklıkla. Kitabı açan herkesin gözünde bir yüz var. O yüz kimsenin yazdığı değil; okurun kendi içinde kurduğu yüz. O yüz size ait.
— O yüzü görebilir miyim?
— Hayır, dedi. O yüz yalnızca başkasının gözünde var.
Bu soruya cevap veremedim. Bu salonda cevap veremediğim soruların listesi kısa ve bu, o listenin en üstündeydi.
KAPAĞI AÇMAK
Gecenin sonunda gümüş kapağı kaldırdım.
Altında, sıradan bir kitap duruyordu. Yeşil ciltli, yıpranmış, sırtı çatlamış. Emma Bovary kitaba baktı; yüzünde, insanın kendi fotoğrafına yıllar sonra bakarken takındığı ifade vardı.
— Bu mu? dedi.
— Bu.
— Bu kadar.
— Bu kadar.
Pinard ayağa kalktı, kitabı aldı, tarttı; bir savcının bir kitabı tartma biçimiyle tarttı. Sonra masaya bıraktı.
— Bir şey öğrendim, dedi. O gün mahkemede öğrenmiştim ama söylemeye utandım. Bir kitabı mahkûm etmek, onu okutmaktır. Ben kaybettim ve kitap satıldı. Dört ay sonra başka bir şairi mahkûm ettim ve o mahkûm oldu. Ama ikisinde de aynı şey oldu: insanlar kitapları benim sayemde okudu.
— Yani siz, dedim, bir kitabın reklamını yaptınız ve buna adalet dediniz.
— Ben adalet istedim, dedi. Elimde kalan şey başka bir şeydi.
Sainte-Beuve kitabı aldı, kapağını açtı, ilk sayfaya baktı ve kapattı. Sonra boş sandalyeye baktı. Uzun uzun baktı.
— Bir mahkeme eksik, dedi.
— Biliyorum, dedim.
— O sandalyeye kim oturacak?
— Bu gece kimse. Bu salonun kuralı bu.
HÜKÜMSÜZ SON
Konuklar gitti. Sofrada üç tabak boş kaldı; dördüncüsü hiç kullanılmadı. Kitap ortada, gümüş kapağın yanında açık duruyordu.
Garson tabakları toplamaya başladı, sonra durdu.
— Efendim, dedi, bu gece hüküm verilmedi.
— Verilmedi, dedim.
— Peki ne oldu?
— Bir iddianame ile bir eleştiri yan yana oturdu, dedim. Ve ikisi de aynı şeyi yaptı: bir kadının hayatını kendi cümlelerinin kanıtı olarak kullandı.
Garson kitaba baktı.
— Bu kitabı okuyan herkes, dedi, kendi evinde bir dava daha açıyor, değil mi?
— Evet, dedim. Ve o mahkemenin hâkimi, o boş sandalyeye oturan kişidir.
SORU
Bir kitabı mahkemeye veren savcı ile onu mahkemeden sonra okuyan eleştirmen, aynı kitabın iki farklı sahibi midir? Hangisi daha çok sahiptir: onu suçlayan mı, onu savunan mı, onu yorumlayan mı?
Ve bir kitabın içindeki kadından geriye ne kalır: hayatı mı, ölümü mü, yoksa hakkında söylenmiş ve hiçbir zaman kendisine ait olmamış o cümle mi?
Kaynak Notları — bu bölümün belgeleri
1. Dava — tarihler ve çerçeve. Olgu: Madame Bovary 1856 sonbaharında Revue de Paris'te tefrika edildi; dava Paris Seine 6. sulh ceza mahkemesinde görüldü. Duruşma 29 Ocak 1857'de yapıldı (Flaubert kendi mektuplarında yanlışlıkla 31 Ocak yazar; bu hata kaynaklara da geçmiştir), karar 7 Şubat 1857'de verildi ve sanıklar beraat etti. Suçlama: umumî ahlâka ve dinî ahlâka hakaret, adaba mugayir hareket. Kaynak: Dönemin Gazette des tribunaux kaydı (9 Şubat 1857) ve dava dosyasının yayımlanmış metinleri; Flaubert araştırmalarındaki tarih düzeltmesi.
2. Pinard'ın iddianamesi. Olgu: İddianameyi imparatorluk savcısı Ernest Pinard yazdı ve duruşmada sundu. Sahnede kullanılan cümleler bu iddianamedendir: romanın adına karşılık "bir taşra kadınının zina hikâyeleri" önerisi; "yazarın size gösterdiği şey, zinanın şiiridir"; " onda ne tül var, ne peçe; tabiat bütün çıplaklığıyla, bütün kabalığıyla". Kaynak: Pinard'ın réquisitoire metni (dava dosyası; Flaubert duruşmayı kendi stenografına tutturmuştur). Not: Sahnede kullanılan Türkçe cümleler benim çevirimdir; Fransızca özgün metin kaynaklarda mevcuttur. Türkçe baskı künyesi (çevirmen, yayınevi, yıl) eklenmeden doğrudan alıntı genişletilmeyecek. ⚠️ Savcının duruşmada sakıncalı pasajları yüksek sesle okuduğu dava kayıtlarında görülür; sahnedeki "beni ilk kez yüksek sesle okuyan adam" yorumu kurmacadır.
3. Beraat ve "hüküm" tartışması. Olgu: Mahkeme beraat kararını gerekçelendirirken suçun "yeterince sabit olmadığını" belirtti; kararın gerekçesi, edebiyatın biçimde "iffetli ve saf" olması gerektiğini hatırlatan bir dille yazılmıştır. Bu yüzden beraat, çoğu kez "aklanma değil, mahkûm etmeme" olarak değerlendirilir. Kaynak: Karar metni (Gazette des tribunaux); Flaubert araştırmaları. Not: Sahnede Pinard'ın ağzından söylenen "aklanmadılar, yalnızca mahkûm etmediler" cümlesi bu değerlendirmeye dayanan kurmacadır.
4. Flaubert'in duruşmadan sonra yazdıkları. Olgu: Flaubert, 19 Şubat 1857 tarihli bir mektubunda romanın "sokak kadını gibi sanık sırasına sürüklendiğini", beraat etse de kendisinin "şüpheli yazar" olarak kaldığını yazar. Kaynak: Flaubert, Correspondance, 19 Şubat 1857. Not: Sahnede doğrudan alıntılanmadı; konuşmanın havasına yansıdı. ⚠️ Türkçe baskı künyesi belirlenecek.
5. Sainte-Beuve'ün yazısı. Olgu: Charles-Augustin Sainte-Beuve, Madame Bovary üzerine yazısını 4 Mayıs 1857'de Le Moniteur universel'de yayımladı (Causeries du lundi). Yazıda eserin artık "yalnızca sanata ait" olduğunu ve "yalnızca eleştiriye hesap verdiğini" söyler; romanı "tamamen kişisel olmayan" bir eser olarak niteler ve "Ahlâkçı, her şeyi biliyorsunuz ama zalimsiniz" cümlesini kurar. Kaynak: Sainte-Beuve, Causeries du lundi, 4 Mayıs 1857. Not: Çeviriler bana aittir. ⚠️
6. ❌ "Madame Bovary, benim" — reddedildi. Olgu: Flaubert'in "Madame Bovary, c'est moi" dediği yaygın olarak aktarılır. Ancak bu cümle Flaubert'in bilinen hiçbir metninde (mektup, defter, roman müsveddesi) bulunmamaktadır. Cümleyi ilk kez 1909'da René Descharmes yazıya geçirmiştir; kaynağı, Flaubert'in dostu Amélie Bosquet'den duyduğu aktarılan bir sözdür ve arada adı belirsiz bir aracı vardır; ayrıca sözün söylendiği varsayılan zamanla yazıya geçirilmesi arasında kırk yılı aşkın bir süre vardır. Flaubert'in mektupları bunun tersini söyler: Bovary'nin kendisinin "dışında" olduğunu yazar. Kaynak: Rouen Üniversitesi Gustave Flaubert Merkezi'nin "formule apocryphe" dosyası; Flaubert yazışmaları. Karar: Bu cümle sahnede kullanılmadı; yalnızca reddedilmiş bir atıf olarak defterde okundu. ⚠️ Bu kayıt, kitabın "doğrulanmamış atıf" politikasının örneğidir.
7. Mahkûm edilen şair. Olgu: Pinard, Madame Bovary davasından birkaç ay sonra Les Fleurs du mal davasında Baudelaire'in mahkûmiyetini sağladı: 20 Ağustos 1857'de verilen kararla şair 300 frank para cezasına çarptırıldı ve altı şiirin kitaptan çıkarılmasına karar verildi. Bu mahkûmiyet Fransa'da ancak 1949'da kaldırıldı. Kaynak: Dönemin basını ve dava kayıtları; edebiyat tarihi literatürü. Not: Sahnede Pinard "dört ay sonra başka bir şairi mahkûm ettim" der; bu kurmacadır, olgu kısmı yukarıdaki gibidir.
8. Kitabın satışı ve dava. Not: Davanın kitabın satışını ve okunurluğunu artırdığı yaygın olarak belirtilir; sahne bunu Pinard'ın ağzından bir yorum olarak verir, ölçülmüş bir olgu olarak sunmaz. ⚠️
9. Emma Bovary. Kurmaca bir kişidir. Sahnede "kendi metni" hakkında konuşurken romandaki olay örgüsüne bağlı kalınmıştır: zinaya sürüklenişi, borçları, arsenikle ölümü. Bu sahnedeki hiçbir cümle Flaubert'in metninden alınmış değildir.
10. Dördüncü sandalye ve sofra. Mekân, gümüş kapaklı servis tabağı, dört sandalye ve boş bırakılan dördüncü sandalye tamamen kurmacadır; dokuzuncu sahnedeki "aynada görünmeyen iki kadın" düzeneğine bağlanır.
11. Pinard ve Sainte-Beuve. Gerçek kişilerdir; 1857'de yaşadıkları olgular Kaynak Notları'nda verilmiştir. Sahnede söyledikleri bütün cümleler, defterde okunan belgeler dışında kurmacadır; hiçbiri bu kişilerin gerçek sözü olarak okunmamalıdır. İkisinin Emma Bovary ile karşılaşması hiç yaşanmamıştır.
12. Yedinci ve sekizinci sahneye bağ. Yedinci sahnede "bir yüz kime aittir?", sekizinci sahnede "bir son kimindir?" diye sorulmuştu; bu sahnede soru "bir cümle kime aittir?" olur. Üç sahne boyunca aynı şey aranıyor: bir insanın kendi hayatının sözünü söyleme hakkı. Bu bağ kurmacadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder